19 Eylül 2010

Uluğbey'in Hazinesi - Adil Yakubov


Okurduk, bilmem nereden ilim adamı gelmiş, filanca Osmanlı padişahının yanına sığınmış, himayesi altına girmiş. Çünkü geldiği memlekette ilmi başına dert olurmuş.

Bu cümlelerin ne kadar büyük anlam ifade ettiğini bu kitabı okumadan bilemezsiniz!

Uluğbey'in Hazinesi'ni okuyalı yaklaşık iki hafta oluyor, açık hakkında bir iki kelam edemedim. Sanmayın ki beğenmediğimden yapacak yorum bulamadım. Aksine, çok beğendiğimden, ne dersem diyeyim bir kaç kuru laf kıvamında kalacağından ne yazacağımı bilemedim.

Uluğbey kimdir, yetiştirdiği en kıymetli öğrencisi, yaptırdığı rasathanenin başına geçirdiği Ali Kuşçu kimdir uzun uzun açıklamalara, detaylara girişmeyeceğim. En değerli Türk alimlerinden oldukları hakkında bilginiz vardır diye tahmin etmekteyim.

Uluğbey'in Hazinesi, gerçeklere sadık kalınarak yazılmış, o dönemi en iyi şekilde yansıtan romanlardan imiş. Adil Yakubov'un bu eseri çok okunmuş, tam 27 dile çevrilmiş, Cengiz Aytmatov'un baş ucundan eksik etmediği bir kitap imiş. Ne yazık ki ben bu kadar geç keşfedip, ancak okuyabildim.

Kitap Uluğbey'in Ali Kuşçu'yu gecenin bir yarısı, apar topar huzuruna çağırması ile başlıyor.

Gözüm tacda, saltanatta değil. İlim yolunda verdiğim hizmetleri, yazdığım eserleri, topladığım ilmî kitapları bilirim ben. Bu paha biçilmez hazinenin kaderi senin elinde, Ali. Bu hazine, bütün Maveraünnehir, ihtimal ki bütün insanlığın malıdır. Bundan sonra Hak Taala benim gibi bir acizi tahttan uzaklaştırıp, her tarafı hurafeler kaplarsa, bu hazineyi bulacak nesiller için muhafaza etmek senin omuzlarına yüklenmiş bir vazife, Ali.

Yaptırdığı rasathanede öyle kıymetli bir kütüphane kurmuş ki Uluğbey, Kahire'den, Çin'den, Hindistan'dan getirilen el yazmaları, Harezmi'nin, İbn-i Sina'nın, Farabi'nin, Biruni'nin ve daha onlarca İslam alimi & filozofunun yazma eserleri bir bir sıralanmış raflarda. Ama öyle bir an gelmiş ki, ilmin önünü açması ve kıymetini bilmesi gereken hoca kesiminden bir takım kişiler, ilmi insanları dinden çıkaracak unsur olarak görmeye başlamış. Dini kafasına göre yorumlayıp sapıtan, aslında sapkın düşüncelerine dinde bir dayanak bulmaya çalışan herkes gibi *İçkiliyken namaza yaklaşmayınız ayetini -namaza yaklaşmayınız- diye algılayan Bektaşi misali* yanlış yollara sapar, yanlış hükümler verir olmuşlar. Ve ne yazık ki en büyük arzuları da Uluğbey'in rasathanesini yıktırmak, kütüphanesindeki kitapları yaktırmak olmuş.

Nasıl içim acıdı, nasıl içim acıdı okurken. "Bu kitapların hali ne olacak?" endişesinden, başımı kitaptan kaldıramadım. Ola ki bir iş için okumayı kesmek zorunda kaldığım anlarda aklım hep dönemin Maveraünnehir'inde, Ali Kuşçu'da kaldı. 2 gün bu kitapla yatıp kalktım. İlim adamı olarak değeri anlaşılmamış, sırf saltanat uğruna öz oğlu tarafından öldürülen Uluğbey için göz yaşı döktüm.

Bir de aşk hikayesi var kitapta. Elde edemediği aşkı uğruna ilim talebeliği yolundan ayrılan ve dervişliğe soyunan Kalender Karnaki ile dünya güzeli Banu'nun hikayesi. Leyla ile Mecnun halt etmiş yanında. Onların hikayesi bu kadar burkmamıştı yüreğimi, bu kadar üzmemişti beni.

Değeri bilinmeyen ilim adamlarının Osmanlı himayesine sığınması dedik en başta, bu yazmadan geçemem. Kitabın sonunda, Ali Kuşçu'nun canına tak ediyor artık, ve bir kervan ile ayrılıyor Maveraünnehir'den, İstanbul'a geliyor, Fatih Sultan Mehmet'in yanına. Fatih onu anlı şanlı törenlerle karşılıyor, Ayasofya medresesinin müderrisliğine *öğretmenliğine* getiriyor. Gözünü sevdiğimin Osmanlısı... Ben biliyorum kıymetini...

Okuyun, okutun.


Hiç yorum yok: